19 Eylül 2019 Perşembe

Bir İdam Mahkûmunun Son Günü, Victor Hugo,



Bir İdam Mahkûmunun Son GünüBir İdam Mahkûmunun Son Günü by Victor Hugo
My rating: 4 of 5 stars

Kitabı okumaya başlarken kahramanın öleceğini bilerek başlamak gerektiğini biliyoruz. Böyle bir isimli kitabın okunup okunmayacağı korkusu yazarın taşımaması, ancak okuduğunuzda anlıyorsunuz. Çok güzel ve okunması gereken kitaplardan bence..
Bir insanın öleceği tarihi bilmesinin nasıl bir travma olduğunu çok derinden hissediyorsunuz. 
Victor Hugo, dinlerindeki yozlaşmayı rahip ile olan konuşmalarda okuyucularına çok güzel aktarmış. Sapıkları katilleri nasıl arındırdığını sorguluyor ve rahibe tahammül edemiyor.. 
Otuz iki yaşında gencecik birinin ölüme giderken korkudan geride bıraktığı o hücreyi bile istemesi kralından "Bende senin teban değil miyim?" diye feryat etmeleri..  "Ne geçecek ki"  "Benim başımı alınca insanların eline." Bazen af etmek lazım.. 
Okuyun hak vereceksiniz..


Aşağıdaki tanıtım yazıları sizlere bir fikir verecektir..

Bir İdam Mahkumunun Son Günü Özeti

Bir İdam Mahkûmunun Son Günü, Sefiller ve Notre Dame’ın Kamburu gibi eserlerin yanında biraz arka planda kalmış olsa da Hugo tarafından yazılmış, Fransız romantizmini gözler önüne seren önemli bir kitaptır. Eser, Hugo tarafından 26 yaşında yazılmış ve yazarın gençlik dönemi eserleri arasında önemli bir yer edinmiştir. Eserde romantizm akımının özelliklerinin baskın olduğu gözlemlenmekle birlikte, Hugo bu eserini toplumu ve hukuk düzenini eleştirmek üzere kaleme almıştır. Kitabın ön sözünde Hugo amacını belli etmekte ve idam cezasının insani bir tarafı olmadığını uzun uzadıya anlatmaktadır. Çünkü Hugo’ya göre idam bireysel bir olgu değildir. İdam geniş çerçevede düşünüldüğünde öldürülen kişinin kendisiyle birlikte ailesini ve dolaylı olarak toplumun tümünü etkileyen bir olaydır. Ön sözde Hugo son derece başarılı bir hukukçu edası ile idam karşıtlığı tezini savunmakta ve işin rasyonel yanından ziyade duygusal boyutuna temas ederek maddeci zihniyeti sert bir şekilde eleştirmektedir. Bir İdam Mahkûmun Son Günü isimli eser yaşanmış bir olaydan hareketle kaleme alınmıştır. Bir zamanlar idam suçlularının giyotinle infaz edildiği Grev Meydanı diye kötü şöhretli bir meydan vardı Fransa’da. Bir gün Victor Hugo bu meydanın yakınından geçerken genç bir adamın idam edildiğini görür ve bu olaydan son derece etkilenir. Olayın uzunca bir süre etkisinde kalan Hugo vicdanların da sesini duyurmak maksadı ile eserini kaleme alır.
Eser, bir insanı öldürmüş bir mahkûmun duruşması ile başlar. Duruşmaya çıkarken kürek cezasına son derece adi bir ceza olarak yaklaşan mahkûm, ölüm cezasına çarptırılır. Buna göre beş hafta sonra idam gerçekleştirilecektir. O anda kürek çekme, mahkûm için son derece cazip bir ceza olarak görünmeye başlar ama ne yazık ki her şey için çok geçtir artık. Ölüm korkusu mahkûmu zehirli bir sarmaşık edasıyla sarmaya başlamıştır. O anda bir muhasebe başlar ve mahkûm arkada bırakacağı şeyleri, yaşamın güzellikleri ve gençliğini düşünmeye başlar ve bunların kıymetini anlamaya başlar. Mahkûmun ailesini düşünerek yaptığı iç konuşma adeta Hugo’nun vicdanının topluma yönelik yaptığı bir konuşmadır. Genç adam önce annesini düşünür sonra onun zaten yaşlı olduğunu söyleyip karısını düşünmeye başlar. Karısının hastalığından dolayı onun da kısa bir süre sonra öleceği yargısına varan mahkûm bebek yaştaki kız çocuğunu düşünmeye başlar. İşte orada “benim zavallı yavrucuğum! Onun ne suçu var ki” minvalindeki serzenişi idamın bireysel bir vaka olmadığını açık bir şekilde gözler önüne sermektedir. Mahkûm kendi hücresinde artık bir ölüm senaryosu yazmaya başlamıştır bile. Daha önce bu hücrede bulunan kim bilir kaç kişi giyotin denilen ölüm makinesine teslim edilmişti. Onlardan geriye neredeyse hiçbir iz kalmamıştı. Ne büyük bir hüzündü insandan geriye hiçbir şey kalmaması...
Olaylar mahkûmun hücresinde devam eder. Kendinden önce aynı odada kalan insanların idamın caniliği üzerine duvarlara yazdıkları yazılar ve çizdikleri şekiller mahkûmu daha çok tedirgin etmeye başlar. Ara sıra papazlar onu ziyarete gelirler günahlarını çıkartmak ve bağışlanmasını dilemek için. Bir gün ise küçük kız çocuğunu getirirler onu görmesi için. Üç yaşında olan çocuk onu tanımaz ve babasının öldüğünü annesinden öğrendiğini söyler. Mahkûm o anda ölümden beter bir acı yaşar. İdam günü gelip çattığında mahkûm bir at arabası ile idam edileceği yere götürülür. O anda yaşlı şoför ile genç mahkûm arasında ilginç bir diyalog meydana gelir. Yaşlı şoför mahkûma genç olduğunu söylediğinde genç adam kızar ve ondan yaşlı olduğunu söyler. Çünkü idamı beklerken geçen her dakika bir ömre bedeldi. Yolculuk biter ve mahkum halkın çığlıkları arasında bir süre sonra giyotine doğru götürülür....

Hugo’nun Bir İdam Mahkumunun Son Günü adlı eseri yazıldığı dönem ve sonrasında Fransa’da ve dünyanın geri kalanında idam cezasının revize edilmesinde büyük rol oynamış baştan sona keyifle okunabilecek bir dünya klasiğidir.


Bir İdam Mahkumunun Son Günü Konusu
Ateşli bir Cumhuriyet ve demokrasi yanlısı yazar Victor Hugo, 1802 yılında Fransa’da doğmuştur. Önceleri kral yanlısı olsa da sonraları Cumhuriyet’in büyük destekçilerinden olan ünlü yazar romantik akıma mensuptur. İlk olarak şiirleri ile meşhur olsa da, şuan özellikle Sefiller ve Notre Dame’in Kamburu romanları ile tanınır. Fransa’nın edebiyat tarihinde en büyük en ve önemli yazarları arasındadır.
Victor Hugo, politik ve toplumsal sorunlarla çok yakından ilgilenen bir yazardır. O yüzden daha 26 yaşında iken Bir İdam Mahkumunun Son Günü adlı kısa romanını yayınlamıştır. Toplumda insana bahşedilen en önemli hakkın yaşam hakkı olduğunu savunan yazar, idam cezasının kalkması için bu yapıtı yazmış ve kamu vicdanını etkilemeye çalışmıştır. Şuan birçok dünya ülkesinde daha yeni yeni ölüm cezası kalkmış olsa da yaklaşık 200 yıl önce bir yazarın bu konuya değinmesi azımsanmayacak bir başarı kabul edilmelidir.
Çevirmenin önsözüne göre, Bir İdam Mahkumunun Son Günü yazarın en az tanınan eserlerindendir. 1829 yılında henüz 26 yaşındayken yazdığı bu kitabı, kendi adını açıklamadan yayınlamıştır. Nitekim bu davranışının gerekçesini, sonradan açıklamıştır. Kitabın yayınlanması belirli çevrelerde olumlu karşılanmıştır. Ancak Fransız Devrimi’nin üzerinden kırk yıl geçmiş olmasına karşın hala devrim coşkusunu yaşayan çevrelerden gelen olumsuz tepkiler dikkat çekicidir. Kitabın metni kadar 1829 yılında yazarın kendi adını vermeden kaleme aldığı önsöz de oldukça düşündürücü ve kitabın amacını açıklamaktadır:
“Bu kitabın ortaya çıkış nedenini anlayabilmemiz için önümüzde iki seçenek var: Ya gerçekten sefil bir adamın son düşüncelerini yazmış olduğu sararmış; düzensiz bir kağıt tomarı söz konusudur ya da bu adam; bir insana, sanatın yararına doğayı inceleyen bir hayalpereste, bir filozofa, bir şaire rastlamıştır, kim bilir? Belki de kendisine egemen olan ya da daha doğrusu kendisini teslim ettiği ve ancak bu kitaba aktararak kurtulabildiği bir düşlemdi onun bu düşüncesi. Okur, bu iki açıklamadan istediğini seçebilir, istediği gibi yorumlayabilir.” Victor Hugo
““İdam Mahkumu” Beş haftadan beri bu düşünceyle baş başayım, onunla yaşıyorum; ürkütüyor varlığı beni, ağırlığı altında eziliyorum.” diye başlıyor roman. Adam öldürmek suçundan hüküm giymiş ve idam cezasına mahkum olmuş bir adamın ağzından başlıyor roman. Kahramanımızın adını hiçbir zaman öğrenemiyoruz. Yazara göre aslında onun makus talihi bu: Ölüm... Hiçbir şekilde kurtulma şansı yok. Başlarda karakterin kurtulma umudu olsa da, ya da bir mucize bekliyor olsa da gardiyanların onu almaya ve o malum günün geldiğini anladığı an bütün ümidi yok olup gider. İşte o zaman geride bıraktığı üç kadını düşünür. Biri annesi, karısı ve en çok üzüldüğü üç yaşındaki minik kızıdır. En çok onun için üzülür. Çünkü kızını son kez görmesi için getirdiklerinde, küçük kız babasını tanımaz. Babası nerede diye sorulduğunda ise, “Bilmiyor musunuz bayım? Babam öldü.” der. İşte idam mahkumunu ölüm korkusundan daha çok bu durum üzer. Son olarak giyotine çıkarılan mahkum şu sözlerle romanı bitirir: “Ah! Sırtlan çığlıkları atan halk. Ondan kaçamayacağımı, kurtulmayacağımı, bağışlanmayacağımı kim biliyor? Beni bağışlamamaları olanaksız! Ah! Sefiller! Merdiveni çıkıyorlar galiba...”
Romanda anlatıcı mahkumdur. Beş hafta önce idam cezasına çarptırıldığını öğrenir ve bu beş hafta içinde ölümü kabullenmeyi, bununla başa çıkmaya uğraşır. Aslında okuyucu kitabı okudukça kendini mahkumun yerine koyar ve yaşadığı her duyguyu kendi yaşıyormuşçasına hisseder. Bu da Victor Hugo’nun kaleminin gücüdür. Kitapta, Hugo’nun eleştirdiği ki mahkumun da sonunda “Ah! Sırtlan çığlıkları atan halk!” diyerek belirttiği şey, o zamanki insanların bu idam olaylarını bir panayır olayına çevirmeleri ve bundan zevk almalarıdır. Ki zaten yazar da romanda bahsi geçen Grene Meydanı’nda böyle bir olaya tanık olduktan sonra bu eseri yazmaya karar vermiştir.
Victor Hugo, idam gerçeğini daha yirmi altı yaşındayken kavramıştır. Giyotini ise, devrimlerin yok edemediği kaide olarak nitelendirmiştir. 1981 yılında Sosyalist Parti iktidarında ancak idamın kaldırıldığını göze alırsak 152 yıl öncesinden bir yazarın bu soruna kafa yorduğu gerçeği, Hugo’nun edebiyat dünyasında sağlam bir yerinin olduğunun göstergesidir.

View all my reviews

16 Eylül 2019 Pazartesi

Şeker Portakalı Jose Mauro de Vasconcelos İnceleme, alıntılar, Filmi



Şeker Portakalı (Zeze, #1)


Şeker Portakalı by José Mauro de Vasconcelos
My rating: 4 of 5 stars


Beni etkileyen alıntılar:“Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek…
Ve bir gün büsbütün ölecek.” 
**
''Nen var Zeze?”
”Hiç. Şarkı söylüyordum.”
”Şarkı mı söylüyordun?”
”Evet.”
”Öyleyse ben sağır olmalıyım.”

İnsanın içinden de şarkı söyleyebildiğini bilmiyor muydu yoksa? Bir şey demedim. Bilmiyorsa bunu ona öğretmeyecektim.
**
“Daha çok anlat” dedim.
“Hoşuna gidiyor mu?”
“Çok. Elimden gelse seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum.”
“Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz?”
“Gider gibi yaparız.”
**
Üzgünsün diye, ağlaman gerekmiyor.
**
''Kımıldamadan, saatler boyu duvara bakıyordum. Çevremde konuşulduğunu işitiyordum. Her şeyi anlıyor, ama karşılık vermek istemiyordum. Konuşmak istemiyordum. Göklere uçmaktan başka isteğim yoktu.'' 

İnceleme:

Küçük bir çocuğun ağzından anlatılan güzel bir kitap olduğu için belki de tasvir ve betimleme beklentilerimi bir kenara bıraktım. Güzel bir kitap çok edebi olmasa da yukarıdaki son cümlede duyguları ancak bu kadar saf dile getirilebilir. Hoş tebessümler ettirse de fakirliği ve zaman zaman Zeze'nin dayak yemeleri  okuyucuları hüzünlendirdiği bir gerçek.. Brezilya'nın o dönemleri hakkında fikir sahibi olabiliyoruz.. Okunası kitaplardan diye düşünüyorum..


Dilerseniz filmini altyazı olarak izleyebilirsiniz :)
View all my reviews

Kitabın Arka Kapak Bilgisi
Yazarlıkta karar kılıncaya kadar, boks antrenörlüğünden ressam ve heykeltıraşlara modellik yapmaya, muz plantasyonlarında hamallıktan gece kulüplerinde garsonluğa kadar çeşitli işlerde çalışan Jose Mauro de Vasconcelosun başyapıtı Şeker Portakalı, "günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü"dür. Çok yoksul bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen, dokuz yaşında yüzme öğrenirken bir gün yüzme şampiyonu olmanın hayalini kuran Vasconcelosun çocukluğundan derin izler taşıyan Şeker Portakalı, yaşamın beklenmedik değişimleri karşısında büyük sarsıntılar yaşayan küçük Zezenin başından geçenleri anlatır. Vasconcelos, tam on iki günde yazdığı bu romanı "yirmi yıldan fazla bir zaman yüreğinde taşıdığını" söyler.

Aydın Emeçin, güzel Türkçesiyle dilimize armağan ettiği Şeker Portakalının başkahramanı Zezenin büyüdükçe yaşadığı serüvenleri, yazarın Güneşi Uyandıralım ve Delifişek adlı romanlarında izleyebilirsiniz.

Şeker Portakalı Özeti
Jose Mauro De Vasconcelos edebiyat dünyasının en ilginç yazarlarından biri. Nedeni ise yazarlık yeteneğini uzun yıllar keşvedememesi ve hayatın onu bir çok birbirinden alakasız işlere sürüklemesi ve yaşadıkları ile içinde barındırdığı hikayesini yazmaya karar vererek edebiyat dünyasında yeri alması.

Hayatında bir çok farklı işte çalışan ve içinde kendine göre bir hikaye geliştiren yazar en sonunda bunu kağıda dökmeye karar verir ve 12 gün gibi kısa bir sürede kitabını tamamlar. Bu kitabı sayesinde de en çok satanlar listesine giren yazar bir anda kendini farklı bir dünyada bulur. İşte bu kitabın adı Şeker Portakalı.

Aydın Emeç tarafından Türkçeye çevrilen bu değerli romanda yoksul bir ailenin oğlu olan bir çocuğun yüzmeye daha yeni başladığında ilerde yüzme şampiyonu olma hayalini kurmasını ve bu hayali için ilerlerken hayatın ona nasıl oyunlar oynadığını ve onu nasıl farklı yerlere sürüklediğini anlatıyor.

Şeker Portakalı okuyucularına tam bir hayat dersi sunuyor ve hayata dair gerçekleri su yüzeyine çıkartıyor. Bunu yaparken de okuyucunun kendi geçmişinden parçaları bulmasını ve hayatı daha iyi anlamasını sağlıyor.

**********

Şeker Portakalı 5 yaşındaki Zeze isimli bir çocuğun acı hikayesini anlatıyor. Çok fakir bir ailenin çocuklarından biri olan ve 5 yaşında olmasına rağmen hayal gücü ve zekası çok gelişmiş olan Zeze çok yaramaz bir çocuktur ve o yüzden mahalle için şeytan olarak anılmaktadır.

Çok meraklı olan ve çevresindeki her şeyi keşfetmeye çalışan bu çocuğun diğer ilginç noktası ise okumayı çok erken çözmesidir. Bu yüzden öğretmeni tarafından sevilen ve Zeze’nin şeytan olmadığı bir tek öğretmeni kendisi gibi sarışın olan ablası inanmaktadır.

Zeze’nin babası işsizdir ve aile bu yüzden büyük bir fakirlik çeker. Taşınmak zorundadırlar ve bu Zeze’ye acı verir. Bu acısını azaltmak içinde Zeze’ben bir şeker portakalı fidanı seçmesi istenir. Zeze’ de bir tane seçer ve kendi ağacı olduğu için ona ilgi gösterir. Fakat bu şeker portakalı fidanının başka bir özelliği daha vardır. O da Zeze ile konuşmasıdır. İkili bu sayede çok iyi arkadaş olur ve Zeze tüm gün yaptıklarını şeker portakalı fidanına anlatmaya başlar.

Yeni yıl yaklaştığında Zeze de her çocuk gibi hediye bekler. Fakat ailesi çok fakir olduğu için pek umudu yoktur. Buna rağmen pabuçlarını kapının önüne koyar ve odasında beklemeye başlar. Gelenek olarak babası kapının önüne hediye koyması gerekir ve Zeze merakına yenilerek hediye var mı diye kapıyı açar. Tahmin ettiği gibi hediye yoktur fakat karşısında babası ıslak gözler ile ona bakar. O an babasının acısını hisseder fakat artık çok geçtir. Yaptığı bu davranışı ile babasını çok üzmüştür ve bunu telafi etmek için babasına hediye almaya karar verir. Bunun içinde ayakkabı boyama kutusu alır ve yollara düşer. İşler pek iyi gitmez ama yine de bir şekilde hediye için gerekli parayı bulmayı başarır. Hediyeyi alıp babasına verdiğinde artık ondan mutlusu yoktur. Onun içinde hem bir şeytan hem de bir melek vardır.

Bir taraftan herkes yaramazlıkları ile ona bela okurken diğer taraftan öğretmeninin masasındaki vazo boş kalmasın, öğretmeni üzülmesin diye çabalayan bir çocuktur Zeze. En büyük hayallerinden bir tanesi ise yarasa gibi kasabanın en havalı arabası olan Portekizlinin arabasının arkasına asılarak rüzgarı hissetmektedir. Bir gün cesaretini toplar ve bunu dener. Fakat denemesi ile başarısız olması ve Portekizliden dayak yemesi bir olur. O gün büyüdüğünde Portekizliyi öldüreceğine dair yemin eder.

Bundan sonra günlerini artık Portekizliden saklanarak geçirir ve Portekizli ona pek rahat vermez. Arabası ile hava yapması Zeze’yi daha da kızdırır ama elinden bir şey gelmez. Bir gün yaramazlık ederken kendini keser ve bunu dayak yememek için ailesinden gizler. Okula toparlayarak giderken Portekizli bunu fark eder ve onu arabasına alır. Okula gitmek yerine Zeze’yi eczaneye götürür ve yarasına baktırır. Daha sonrada ona limona ile pasta ısmarlar. Portekizlinin kötü biri olmadığını anlayan Zeze onunla dost olmaya karar. Bundan sonraki günlerini de sürekli Portekizli ve arabası ile geçirir. Portekizli ile öyle yakınlaşmışlardır ki artık onu babası gibi görmeye başlar. Hayatında sevdiği tek kişi Portekizli olmuştur.

Zeze yaramazlıklarına devam eder ve ailesi de onu sürekli döver. Artık Zeze’yi dövmek alışıla gelmiş bir hale gelir. Fakat zamanla dayağın dozu kaçar ve ablası ile babası Zeze’yi çok kötü döver. Öyle ki Zeze dışarı çıkamaz hale gelir. Bir anlamda artık ölmeyi istemektedir ve bunun için tek yok olarak da trenin önüne atlamayı düşünür. O bunun planını kurarken kötü haber gelir. Portekizli arabasının içinde iken tren arabasına çarpmıştır. Araba paramparça olmuştur ve Portekizli ölmüştür. Hayatındaki en sevdiği kişiyi kaybetmek Zeze’yi yaşayan bir ölü haline getirir. Tam o sırada şeker portakalının yol yapımı için kesileceği söylentisi de çıkmıştır. Tüm aile Zeze’nin bu yüzden bunalıma girdiğini düşünür. Zeze öyle kötü olur ki tüm kasaba haline acır ve bir zamanlar şeytan diye çağırdıkları Zeze’yi ziyarete gelirler. Fakat hiç bir şey Zeze’yi kendine getiremez. Bir tek en iyi arkadaşı olan şeker portakalı fidanı ile konuşur. Fakat onun da ömrü artık sınırlıdır. Zeze bir şekilde hayatına devam etmek zorundadır.

11 Eylül 2019 Çarşamba

Ağaç Ev Sohbetleri #02




Ağaç Ev Sohbetlerinin bu haftadaki tartışma konusu İrem Can’ ın fikriyle belirlenmiş. Teşekkürler her zaman gündemin ilki olan bir konu: 
Doğamız giderek tehlike sinyalleri veriyor. Küresel ısınma ve çevre kirliliği en had safhada. Bunlar için geri dönüşüm, sıfır atık, daha az tüketim hatta poşetlerin paralı olması gibi önlemler alınıyor. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz? Geleceğimiz için daha yaşanılır bir dünyayı nasıl sağlayabiliriz? 

Ben çok kısa ve öz olarak iki madde de açıklamak istiyorum..

Yeni neslin teknoloji ile o kadar gözleri kör ki doğayı görmüyor onlar sanal bir alemde kaybolmuş ülkesine düşman askeri girse "Dur level atlamak üzeriyim" der. Başını kaldırıp dünyada neler oluyor diyecek durumda değil. (Dünya geneli böyle; Çin de oyun bağımlı gençler için açılan kampta geçirdikleri krizleri izlediğimde çok ürktüğümü hatırlıyorum.) 

İkincisi ve en önemlisi dünya ülkeleri silahlanmayı bırakmadıkça nükleer denemelere bir son demedikçe bizlerin aldığı önlem devede kulak mesabesinde..

Ben yine insani kulluk adına yapmam gereken önlemleri almaya azami özen gösteriyorum. Çevremi de bu konuda uyandırmaya çalışsam da çok fazla etkili olmadığımı görüyor çok üzülüyorum.

Allah sonumuzu hayreylesin görüşmek üzere.. 





4 Eylül 2019 Çarşamba

Ağaç Ev Sohbetleri #01




Sevgili Edischar ve Taha blog arkadaşlarımızın yeni düzenlediği bir etkinliğe katılmamak mümkün değil.

İlk konu ise televizyon izliyor musunuz ? İzlemiyorsanız sebebi ?

İzlemiyorum televizyon yerine internetten ilgi alanım ne ise onu açıyorum. Dmax, belgesel, film dizi.. her ne ise..
Haberlere bakamıyorum kadın cinayetleri taciz derken midem bulanıyor artık televizyonu geçmişime hapsettim.
Blogumla ilgilenmek ve diğer blogları okumak daha keyifli benim içim..
Görüşmek üzere..

3 Eylül 2019 Salı

Tükeneceğiz - Ney Hakan Mengüç, Gerçek Sevda




Lütfen neyi dinleyerek şiirimi okuyun.. 


Özledim

İçimde açan çiçekleri

Yeşeren umutları

Özledim baharı

Esen rüzgarları

Susup sabretmeyi

Ve düşen yaprakların

Hıçkırıklarını..


Özlemek

Sevdada kaybolmakmış

Ararken

Gözyaşlarımda bulmakmış Seni

Hasretle aramakmış yoklukta

Hiçlikte..

Hazineyi gizlemek

Şartmış bu sevdada..


Bakire bir aşkmış gerçek sevda

Ve gizli yanmak,

Hiçliğinde var olmakmış sevdanın

Ağlarken derin bir iç çekiş

Gecenin ıssızında beklemekmiş

Bekleneni..

Dünya bir sürgün

Bir yangın yeriymiş aşıklara

Özgürlük

Özünde bulmakmış aradığını

Fısıldamakmış gizlice

Gecelerde aşkını

03.09.2019 saat:23:21



Uzaydan Gelen Fırtına, Geostorm Trailer (2017) | Movieclips Trailers

İzlediklerimi sizlerle paylaşmak istedim bir sinema filmiyle açılışı yapıyorum. 
Umarım sizler de beğenirsiniz..
Gerard Butler filmlerini sevenler ekran karşısına.
Bilim kurgu aksiyon ve gerilim tarzı film izlemek isteyenlere şiddetle tavsiye ederim.
Görseli çok iyiydi :)
Dünyanın her yerini saran uydulardan oluşan bu sistem doğal afetleri önleme ve hava durumunu kontrol merkezi Dutch Boy (Hollandalı) arızalanır.
 Dünyanın yok olmasını önlemek için birilerinin uzaya giderek uydulardaki sorunu çözmesi gerekecektir. 
 Hindistan'ı felaket vururken Türkiye sapasağlam yerindeydi :))

Filmin güzel bir fragmanı 


Uzaydan Gelen Fırtına 

Oyuncuları : Gerard Butler, Abbie Cornish, Jim Sturgess, Alexandra Maria Lara, Andy Garcia
Dünyadaki iklim değişikliği, insan ırkını tehdit eder hale gelince ülkeler bir araya gelerek Dutch Boy adı verilen bir iklim kontrol sistemi oluşturmuştur. 
Dünyanın her yerini saran uydulardan oluşan bu sistem doğal afetleri önleme ve hava durumunu kontrol etme görevini 2 yıl başarıyla sürdürdükten sonra yaşanan teknik bir arıza, her şeyi alt üst eder. 
Dünyanın yok olmasını önlemek için birilerinin uzaya giderek uydulardaki sorunu çözmesi gerekecektir.
Dutch Boy, baş karakterimize bir kapan haline gelir, gerilim dolu güzel bir film şimdiden iyi seyirler :)

Puanım. 10/8


30 Ağustos 2019 Cuma

Ney Su Misali, Bir Küçük Semazen



En sevdiğim ney dinletisi bu..
 Telefon müziğim bile "Su Misali"

Şiir ya da hikaye yazarken dinliyorum.
Benim ilham perilerimde alıştılar duyar duymaz su misali akıyorlar kalbime..

Bir Küçük Semazen

Anlatabilmek
İçimdeki küçüğü
Boşlukta deli gibi
sağ eli semada
Sol eli arzda
Gözleri umutla ufuklarda
Dönüyor sağdan sola

O başka alemde
Umut olmuş aşıklara
Yanıklara elçi olmuş, boynu bükük
Döner sağdan sola
Allah Allah
Dilenir sessizce..
Huuu

Ahhh aşk!
Dilde sen gönülde sen..
Dipsiz kuyularda, hücrelerde sen
Bende.. Sen ahh!
Lal olmuşum
Halim bilmezem
Kendimi unutmuş bir sarhoşum.



Bugün yüreğimden bunlar döküldü görüşmek üzere :)

İçimden Geldiği Gibi'nde ki şiirlerim, yazılarım ve her türlü görsel içerim bana aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden bir başka blogta veya web sitesinde yayınlanması, ekran görüntüsü alınarak sosyal medyada paylaşılması 5846 Fikir ve Sanat Eserleri Yasası'na aykırıdır. Aksi takdirde bu kanun gereği suç duyurusunda bulunulacaktır. Yasal yükümlülüğü vardır.

Blog Archive

Blogger tarafından desteklenmektedir.